fikir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
fikir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Ağustos 2013 Cumartesi

iki arada bir derece islamcılıklar

Gezi ve Mısır İslamcılığı yeniden düşünmek için yeni fırsatlar ve bağlamlar yarattı. Şüphesiz ki saf, tekil ve sabit doğruların olmadığı bir konjonktürden bahsediyoruz. Dolayısıyla saf ve tek doğru fantezisine kapılmadan yaşadığımız anın İslam'a ve bundan mürekkep İslamcılıklara ne söyleyip, vaad ettiğine bakmak kötü olmasa gerek.

Gece Saraçhane meydanındayım. 5 bine yaklaşan bir kalabalık. Yan yana asılı dev Türkiye ve Mısır bayrakları. Mavi Marmaradan bu yana kitlesel eylemlerde sıkça görülen Türk bayrakları (Gezi'deki Kemal bayrakları gibi bu da aslında biraz bayrakçıların komplosu. Bununla beraber bayrakçıların varlığı da eylemlerin popülistleşmesin ve halk katılımı ile doğru orantılı) canlı yayın araçları, parkı gündüz gibi aydınlatan 10 kW projektörler. Hülasa biraz show, biraz coşku, epeyce 90'lar.

Aslında bu mobilite spesifik olarak Ramazan'da Müs-Genç bakiyesi İMH'nin Genç Hareket ekibinin organizasyonun tabanına yaslanıyor. Parkın etrafındaki yoğun araç parklanması, Başakşehir civarından toplaşıp gelen tabanın varlığına delalet. İHH altyapıyı kuruyor, Özgür-Der'e de goygoyculuk ve gaz verme düşüyor. Görünen o ki bu kombinasyon fena iş yapmıyor. Tabi 20 milyonluk İstanbul, siyasal iktidar ve ikballe örtüşen bir konjonktür için utanç verici bir oran ortada. Neyse çok takılmıyoruz. İslamcılar politik mobilizasyonlarını, siyasal iktidara ihaleye çıkaralı, gönüllü bir terk edişle sokaklardan çekileli neredeyse 15 yıl oldu. Bu tarihi not düşelim.

Mısır'da ise bambaşka bir tarih var. İhvan'ın küresel sistemle izdivaç girişimleri, Ordu tarafından akamete uğradı. Artık sistem mi Mursi'yi kustu yoksa Ordu mu durumdan vazife çıkardı orası meçhul. İşin sonunda Sisi'nin de kellesinin gideceği aşikar, bununla beraber İhvan'ın bu kadar kanlı bir son beklemediği de açık. Öte yandan sergilenen direniş de akıl sınırlarını zorlayan cinsten. Şu devirde sivil direniş konusunda böyle bir performansı pek az gördük. Tabi bunun bedeli oldukça ağır. Muhakkak olan bu bedelin kendi hafızasını ve siyasasını yaratacağı.

Mısır ile Türkiye'nin farklı tarihleri aslında burada kesişmiyor. Fakat Türkiye'de mevcut siyasal iktidarın tarihyazımı içeriden-dışarıya bu tarihi yeniden yazıyor ve kendi anlatısına dayanak haline getiriyor. 28 Şubat'ta İslamcıların ödemekten kaçındıkları bedel Mısır'dan devşirilirken, "başarısız bir darbe" olarak Gezi'de Müslüman halkın maruz kalmadığı şiddet ve yarat(ma)dığı hafıza Mısır medyasındaki katliam görselleriyle inşa edilebiliyor.

Bu içiçe geçen tarihyazımları, ödünç alınan hafızalar ve seküler şiddetin bedenlerde cisimleşen hatıraları  aslında söylem itibariyle eski ve demode fakat pratik itibariyle yeni bir tür İslamcılıkları da çağırıyor. Saraçhane'deki kitlenin 90'lardan fırlamış olması, fakat aradan geçen 20 yılı neredeyse hiçe sayan, olma-"mış gibi yapan" jesti ve tarihyazımı bu siyaseti "yeni" kılan şey.

Feyza Akınerdem yerinde eleştiri ve ikazıyla "Türkiye müslümanları ömürleri boyunca Batı'yı konuştuklarının yarısı kadar "devlet"i konuşsalardı bugün daha farklı bir iktidar olurdu." diyor. AKP tecrübesinin siyasal ve entelektüel bagajımıza yaptığı yegane katkı, iktidar yahut devlet cüzü adamakıllı tartışılmadan İslamcılığın tehlikeli ve kof bir fanteziden ibaret olacağıydı. Buna ekonomi-politik bahsini de parti tavrıyla ben düşeyim.

AKP'nin "göreli" ittifak, reform ve manevralarla Türkiyeli Müslüman toplumu özgürleştir-miş gibi durması, bilhassa referandumdan sonra gerek popüler siyasal söyleminde, gerek politik icraatlarında İslami ton ve formlara yer vermesi (balkon konuşmalarından okullarda din derslerine, içki yasaklarından      cami inşaatlarına) 2000'lerin ilk yarısına hakim, AB eksenli liberal iyimserliği hızla törpüledi. Yerini İslamcılığın, daha doğrusu bu tartışmada siyasal İslam'ın popülist argüman ve söylemlerinin bolca dolaşıma girdiği bir ortama bıraktı.

AKP'nin devşirme liberallerinin ciddi bir kısmı (Taraf'giller kısaca) bu noktada çatlayan ittifakı terk ederek yahut tasfiye edilelerek mahallelerine rücu ederken, sağ kanada yakın konumlanan (Oğur'giller ve şürekaı) yeni düzenin propaganda ve dezenformasyon aygıtını üstlendiler. Bunun kristalizasyonunu sevgili köşekadımız Hilal Kaplan üzerinden okuyabiliriz. Hrant ağıtlarıyla Taraf gastesinde kariyerine başlayan Kaplan'ın yeni düzende geldiği nokta Yenişafak'ta ağzında eğreti duran bir jargonla neredeyse Kenan Alpay (Rıdvan Kaya bile diyemiyorum) ayarında İslam(cılıklar) güzellemesi yazıyor oluşudur. Bu shifti düşünmek, bize Kaplan'ın kişisel kariyerinden ve şahsiyetinden bağımsız olarak bir düzenin temsilleri ve ipuçları hakkında verimli bir tasvir sunabilir.

AKP iktidarı, getirdiği göreli özgürlük ve genel itibariyle fake fakat kimi sembolik momentlerde son derece samimi (One minute, Somali, ekmek israfı kampanyası) jestlerle İslamcılığı en geniş ve popüler anlamıyla bir resmi ideoloji haline dönüştürürken, dile gelen ve vücud bulan bu "şey"lerin İslamcılığın tahayyül, talep ve telifiyle alakasını tekrar düşünmek elzem.

Tam da bu noktada söylem, temsil ve sembollerin muğlak ve boşgösteren dünyasından sakallı amcamız, üstadımızın bize bahşettiği sosyal bilimlerin en rahatlatıcı ve kafa açıcı eleştiri kategorisinin diline zıplayabiliriz. AKP'nin icra ettiği neoliberal ekonomi politikalarının bizi getirip eklemlediği yer küresel düzende, Gezi'deki kimi manipülatif dış hamlelerden görüleceği üzere çok da emin bir nokta değil.
Hal böyle iken bu meydanlar AKP muhibbanına, eski (93' model) ve yeni (post-referandum) yeni bi siyasayı açabilir mi?

İktidarı eleştirel bir kategori olarak gündeme getirmeden, ekonomi-politiği tartışmaya açmadan bu imkansız. Zira AKP'nin seleflerinin başaramadığını yaparak son derece muhkem bir şekilde tesis ettiği kapitalist kalkınma doruk noktasındayken bu üretim ilişkileri içerisinde böyle bir toplumsal mobilizasyon adeta imkansız. Zaten Mavi Marmara ve Mısır meselesinin hatta kısmen Suriye'nin ayyuka çıkmasının nedeni de biraz bu.

Zira Türkiyeli İslamcılar için, iktidar olmazdan da evvel dış siyaset, ümmetçi enternasyonalizm hem İslamcı siyasal tahayyülün somutlaşabildiği bir siyasal evren, hem de iç politikadar bedel ödemeyi gerektiren, büzzük isteyen hamlelerden kaçınılabilecek politik bir strateji idi. Taş atan Filistinli çocuğa methiyeler düzerken, hem Kemal demeden Kemalist rejime, "tağut"lara saydırmış olurdunuz, hem taş vs tank sembolizmiyle ezilen edebiyatının dibine vururdunuz, hem de hemen yanınızdaki Kürt meselesinde ne devletin ne PKK'nin yanında saf tutmak zorunda kalmadan meseleden bigane kalırdınız.

Bu kolaycılık AKP döneminde de pek güzel işledi, fakat bir fark ile; işte zurnayı zırt ettiren de bu. Zira AKP döneminde benimsenen dış politikanın şaşırtıcı ve şaşırtıcı olmayan bir biçimde ABD dış politikasıyla örtüştüğü bir gerçek. Hal böyle iken Somali'ye uzanan yardım elinin, Suriye'de dökülen gözyaşının, Mısır'la dayanışmanın bu politik hesaplardan en azından hükümet nezdinde bağımsız olduğunu düşünmek için naiflik sınırlarını zorlamak icab eder.

Meseleyi giriftleştiren tam da bu nahiflik, zira siyasetin duygular üzerinden icra edildiği bir konjonktürde, herkesin her vakada birbirini tutarlılık değil "samimiyet" testlerinden geçirdiği,  ahlak değil "vicdan" üzerinden yargıladığı bir ortamda hükümet politikaları ve politik hesaplarla belirli bir takım toplumsal ve duygusal reflekslerin örtüştüğü politik performanslar üstüne konuşmak için zor momentler.

Saraçhane'ye toplanan on binler gerçekten Mısır'a bakıyorlar, Adeviyye'ye dönük yüzleri. Fakat bedel ödemekten uzak, bunu bir politikaya dönüştürmekten ayrılar. "Yedirmeyiz" derken aslında biraz da başbakanı kastediyorlar. Zaten tam da bu momentte meselenin dışarıdan-içeriye tasarımı zuhur ediyor. Arada "Recep Tayyip Erdoğan" sloganları dahi yükselebiliyor. Peki bu kadar kan akarken akil ve salim bir bakışla failiyetlerimizi gözden geçirmek mümkün olabilir mi, ihtimal dahline girer mi?

İslamcılık, siyasal iktidarın resmi ideolojisi olmaktan çıkamadığı, tekrardan "atalar dini" ve bu sefer Kemalizm ile değil (haksözcüler gebersin) kendi ürünleri olan neo-Kemalizm ile hesaplaşmadığı müddetçe bu darboğazı atlatamayacak. Tahayyülü, vaadi ve teklifi olan bir ideoloji olması için hegemonik bağlarını gözden geçirmesi elzem. Meydanlar bunun zemini olabilir mi, beraberce göreceğiz .
Read more

9 Mart 2013 Cumartesi

Babamın Cesetleri

Babamın Cesetleri from KREK on Vimeo.


Tiyatro orucumuzda iftar vakti.

Berkun Oya'nın Türkiye tiyatrosunun bir tür Haneke'si olduğu düşünmeye başladım. Her oyununda aile, sınıf, insan meselesini tasfiye eden, masumiyeti yok eden, suçumuzu yüzümüze vuran bir adam. Bu cihetiyle de kıymeti büyük. Cesur ve dürüst.

Babamın Cesetleri'nin hikayesi savaş fotoğrafçısı baba, yönetmen olmaya çalışan abi, makina mümessili erkek kardeş, mutsuz karısı ve zorlu bir anneden ibaret. 

Yönetmenlik sancıları, bir filimi çekememiş olmak dramı haliyle bize koydu biraz. Makinacı kardeşin mülkiyet fantezileri, sahip olmak isteyip de gıpta ettikleri bu tabloyu dengeliyor. Bu adamların mutsuzlukları, cinsel ilişkileri ise ortak sayılır.

Savaş fotoğrafçılığı anlatısı başarılı. Şerif Erol'un tiradı efsane. Berkun Oya iyi bir diyalog yazarı olduğu kadar monolog sanatkarı da. Savaş fotoğrafçılığıyla son yirmi yılın tüm ahlak, insanlık ve görsellik tartışmalarını da bir çırpıda tasfiyesi etkileyiciydi.

Defne Kayalar'ın orta sınıf mutsuz ev kadını performansı dev. O donuk, obsesif, çaresiz ve düzenbaz hali çok iyi. İlişki arayışları, "benim çocuğum", flörtler Oya'nın iyi derlediği fragmanlar. Tüm bunları da muhafazakar ahlakçılığa bulaşmadan, dengeli ve adil bir çerçeveye oturtabilmesi başarı.

Bence oyunun en iyi tarafı, ha bu doğru, bunlar da kötü kolaycılığına bir an bile savrulmaması. Sırasıyla tüm karakterlerle birer birez özdeşleşip tiksiniyoruz. Her "öyle"nin bir de "ama böyle"si var. Bu bütüncül görelilik başarılı bir ahlaki episteme bana kalırsa. 

Oyunun nihayette bağlandığı, gitme ve kalma halleri, tanıklığın bedeli meselesi çok iyi. Epey boyutlu ve derinlikli bir tartışma ve buradan aileye bağlanmak zekice. Total olarak ahlak anlatılarının sığlığını derin sularda çok güzel boğuyor. Tuttum.

Babamın Cesetlerini en çok yeni Türkiye'nin muhafazakar insanları, küçük mahallelerinde dincilik oynayan gençler, kafaya sıkmak üzere olan orta sınıf ebeveynler seyretmeli. İbretlik bir çalışma.
Read more

31 Ocak 2013 Perşembe

Kaza ve Kadere İman

 
Her maden kazasından sonra siyasetçilerin, sorumluların, işverenin muhakkak telaffuz ettiği bir kelime vardır; “Kader”. Yaşanan ölümlerin“kaza” olarak adlandırılması kadar, vakanın “kader” kavramıyla açıklanması da , sekülerlik iddiasındaki siyasal ve iktisadi bir rejim açısından manidar olsa gerek. Rızanın ancak bu şekilde üretilebiliyor oluşu, işçilerin, halkın ancak bu dil ile sistemin vaadine ikna edilebilmesi, İslami kodların bu toprakların siyasasındaki işlevine, dolaşımına ve kullanım biçimlerine dair önemli ipuçları vermektedir.
İslam itikadında hayat ve ölüm irade kavramıyla açıklanır. İrade ise ikiye ayrılır, külli irade yani Allah’a has ve mahsus olan kudret, tüm yaratılmışlara ve kainata dair mutlak kuvvet; bir de cüzi irade yani yaratılmışın, kulun, mümin öznenin kendi tercih ve takdiriyle şekillenen fiillerdir. Maden ölümlerinden itikad bahsine nerden sıçradık diye sormayın. Zira mevzu tam da bir itikad meselesi etrafında dönüyor.
 
Modernizm duygu ile akıl, vahiy ile bilgi, inanç ile bilim arasında kurulu ikilikler üzerine bina edilmiş bir paradigma. Buna bağlı olarak Müslümanların modernleşme tecrübeleri de bu paradigma ekseninde gelişen pek çık tartışmaya tanıklık etti. “Batı’nın ahlakını bırakıp ilmini almak” fantezisi yahut “İslam akıl dinidir, evrenseldir” gibi tartışmalar temelde bilginin ve aklın kâinatta nereye konumlandırılacağı, hayatımızda, tercihlerimizde, siyasetimizde nasıl bir rol oynayacağıyla ilgiliydi. Bugün post-modern düşünce bize bu katı ikiliklerden sıyrılma, çoğul bir bilme de düşünme pratiği üretme ve nihayetinde mutlaklıklarımızdan vazgeçmeden görelilikleri, hissiyatı dışlamadan aklı, birlikte çokluğu, çoklukta birliği ifa etme imkânlarını açabiliyor. Öte yanda İslam düşüncesinde de buna imkân veren damar ve arayışlar mevcut.
 
İktidarların, sermaye sahiplerinin “bir aç gözlük saplantısı içinde”, apaçık kar hırsı ve tamahından kaynaklanan, basit tedbirlerin maliyete, insan hayatının risk yönetimine, iş emniyetinin kapasiteye tercih edildiği bir düzen var. Bu düzen, insan mamulü, hem de aydınlanmacı, rasyonel, modern insanın mamulü bir düzendir. Bu düzende iman ancak daha fazla çalışmak, kar ve fayda elde etmek, yükümlülüklerden sıyrılıp çıkara odaklanmak gayretinden ibarettir. Bu düzenin adı kapitalizm, güncel formuyla neo-liberalizmdir. Değer üretene asgari ihtimam ve saygısı olmayan, iş ile işçi arasındaki bağı ve emniyet ilişkisini taşeronlaştırma adı altında post-modern kölelik formlarına dönüştüren, nihayetinde insanı emniyetsiz, sahipsiz, selametsiz kılan bir sistemdir. İşçiye hakkını değil, kazandırdığı kadarını veren, onu verirken de binbir türlü usulle borçlandırarak geri almayı garanti eden bir Firavunluğun adıdır. Bu düzende ne Allah’ın kazasına ne de mukadderatına yer vardır.
 
Riyanın örgütlenmiş hali olan sağ siyasette, Allah’a ve dinine yaklaşım faydacılığın, sonuca odaklı düşünme biçiminin, çıkarların muhafazasının aracıdır. Din ile din için, Allah rızası içün değil, devletin ve malın bekası içün ilişkilenmek esastır. İşçinin can ve mal emniyetinden mesul olan, işçi canını verdiğinde hem işçiye hem Allah’a hesap vermekle mükelleftir. Hesap ise kazaya, kadere yani külli iradenin takdirine değil bilakis kulun kendi muhasebesine, cüzi iradeye dayanır. İşçiler, madenlerde, tersanelerde, kot taşlama atölyelerinde, kamyon kasalarında, fabrikalarda can veriyorlarsa iktidar ve mülk sahipleri onların can ve mal emniyetinin vebalini taşırlar. Muktedirlerin ve sermayedarların bu tasarrufları, hem dünyada ümmetin ve umumun, hem de ahirette Allah’ın soracağı çetin bir hesapla mükelleftir.
 
Bizler kaza ve kadere iman ediyor, vermekle ve sormakla mükellef olduğumuz hesabı tutuyoruz. Unutmuyoruz, unutmayacağız. Kardeşlerimizin canlarını alanlardan, onları göz göre göre ölüme yollayanlardan, insan hayatını kar ile ölçenlerden, can emniyetini risk maliyetine indirgeyenlerden ahdımız var. Yalan söylüyorlar, fakat ikna olmayacağız. Razı değiliz, Allah da razı olmayacaktır. Madenlerdeki ölümler ne kaza, ne kader, ancak cinayettir!

27 Ocak 2012'de, Emek ve Adalet Platformu sitesinde yayımlandı.
http://www.emekveadalet.org/arsivler/7838
Read more

1 Aralık 2012 Cumartesi

tasarım bienali

iksv tasarıma da el attığında heyecanlandıydım. iki yıl boyunca birsürü toplantı ve etkinlik yapıldı, starlar getirildi, hazırlık çalıştayları düzenlendi. bienal geldi çattı. giderayak bileti de yakmadan nihayet görebildik. tabii sadece adhokrasi ve musibet sergilerini, şehrin binbir yanına dağılmış etkinlikleri takip etmek biraz zor. sergilerden edindiğim intiba üzeribe üçbeş kelam edeyim, bu da cumartesi hatıramız olsun.

musibet sergisi, ağırlıkla kentsel dönüşüm ve müdahaleler ekseninde kurgulanmış bir sergi. tasarımın şehir planlaması boyutunu ele almış ve katılım mekanizmalarını sorgulamış. bence mesele tasarımı tartışmak için epey alengirli, tarihsiz bir yerden konuşabilecek bir mevzu da değil, ki sergi böyle. janjanlı, hit işler var. neoliberalizm-akp ilişkisini mahyaya indirgeyen süper devyolcu kafalarda zekilikler, sulukule ağıtları, çirkin kent edebiyatı, hafriyat manzaraları var. fakat hiçbiri niye halkımın kasımpaşasında değil, niye benim milletim güle oynaya TOKİye koşuyor bakmıyor. yani tasarımın, müşterisi, muhatabi, talibi kim? cevap yok.

nihayetinde bence tasarım adına çok başarılı bi bienal değil. biraz daha fantastik, ufuk açıcı işler bekliyorduk. nihayetinde iksv tmmob değil, bu kadar toplumculuk oynamanın alemi yok. deniz palasa çökerken kentsel dönüşüm yok muydu? ama politik olarak faydalı bir sergi, pragmatik olarak tutarız yani. öte yandan kentsel dönüşüm alanındaki muhalefetsizliğin, tasarım ve mimari cephesindeki ufuksuzluğunu da bir kere gördük içimiz açıldı, cansevere rahmet okuduk. yan etkinliklerde de çok fantastik şeyler görmedik. paçavradan ayakkabı tasarlamak, yemek sergisi falan gibi goygoy işler bir de dönem ödevi tadında okul projeleri. hülasa bienalin daha alması gereken çok yol var. bakalım kusurluluk'tan kusursuzluğa yürüyebilecekler mi?

adhokrasi sergisi biraz iç açıcı. ağırlıklı olarak katılımcı tasarım, açık kaynaklı tasarım çözümleri, başka/daha iyi bir dünya için tasarımlar ekseninde, insanda güzel işler yapma hissiyatı yaratan bir sergi. işlerin bir kısmı epey eski, biraz katalogdan derlenmiş, haliyle siviltoplumcu leş şeyler de var. avusturyanın bi köyünde gençler açık havada bi yemek yapmışlar, ihtiyarlardan da tarif toplamışlar, olmuş memory/place. gelin bizim iftarlara da gathering görün dedim. bununla beraber güzel işler de vardı. buraya not düşelim. arkadaş bir de herkez 3D printera inanmış. tamam internet çıktı bilgi demokratikleşti de allahın CNC printerıynan materyal de erişilebilir olur mu? printera nutella koymuşlar vay efendim işte sokak satıcısı da böylece entegre olabilirmiş de falan filan. la printerla arnavut ciğeri, adana urfa da mı basacaksınız, şaka yapmayın olum? sora ordan bastığın taş çatlasa polikarbon, ne inşa etçen ki onlar? demir çelik yontar mı bu alet? nihayetinde CNC mantığı, güya üretim fabrikadan çıkacak, de-industrializatoin da gaza gelmeyin, twitter mı bu? bi de enzo mari'nin erişilebilir mobilya rehberi ile johan van lengen'in brezilyalı yoksullar için ucuz, verimli, sürdürülebilir yapı teknikleri manueli hoşuma gitti. ümmeti için ilim eden alimi severim, örnek alın la İSARcı, İLEMci, Boğaziçili serseriler.

recetas urbanas: ispanyol mimar abimiz santiago cirugeda'yı bant'ın bir sayısında keşfettiydim. bendeki mimarlık sevdasını depreştiren bir üstaddır, okuyanlara da hep anlatırım. eleman sevilla'da kentsel peyzaj yasasından yararlanıp tadilat bahanesiyle binaların cephesine iskele konduruyor, sonra da cepheye asılı, ama tabanı boşlukta, dolayısıyla arazi mülkiyeti olmayan havakondular yapıyor. fantastik barınma çözümleri, gerilla mimari. epey ilhamverici, güzel bir abi. amel defteri kapanmaz.
Sufi Plug Ins: elemanın biri, ProTools'a kültürel çoğulcu/postkolonyal perspektiften yaklaşmış. bizim medeniyetimizin kadim tınıları bu avrupamerkezci müzik tasarımında yer bulamıyo da plug in çakmış. iyi bi eleştiri, somut dertler. fikrini sevdim. kemal kardeşime adadım.
LesUx: bunlar neşeli dayılar. biraz kendilerini gizciliğe, andırgıranda, davinsi şifresine vermişler. kafalar da entel. parisin yeraltı dehlizlerinde, gizli geçitlerinde, saat kulesinde, tarihi kamu binalarında entellik peşindeler. korsan galeriler, sinema salonu, hatta restorasyona varan performanslar. bizde bu ahırkapı surlarında çilingir sofrası şeklinde cereyan ediyo ama tabi şarapçı abilerimiz bienal performansı olmuyor. yine de pampaların böyle gizli çete kafası, kamusal müdahale kaygıları hoş. saat restorasyonundan ceza davasının da kafasını aldım.
Read more

17 Kasım 2012 Cumartesi

mezopotamya ekspresi


kitabı daha biyografi bir metin beklentisiyle alıp okudum. fakat açıkçası metin çandar'ın hakkındaki andıçlamaya dair uzun bir siyasi savunma olarak yazılmış. biyografik birikimini de burada avantaja çeviren çandar, metni bir hatıra şeklinde sunsa da pek çok detay metnin temel meselesini ortaya koyuyor.

çandar'ın "eleman" olduğuna dair iddialar için de çok malzeme var. PDA kökeni, özal danışmanlığı, bilimum kritik görüşmedeki kilik fonksiyonu her komplocu zihnin ağzını sulandıracak cinsten.

metindeki ciddi bir özal vurgusu var. güney kürdistan'la ilk ilişkilerin kurulması ve TC'nin yönetim paradigmasının değişimi meselesi önemli. dolayısıyla 10 senelik AKP devrimini aslında ölü doğan özal projesinin tamamlanması olarak da görmek mümkün. darbenin başbakanı olarak gelip dönüştürücü bir güce dönüşümü de enteresan. özellikle köşke çıkışından itibaren demirel'e ve orduya rağmen üstlendiği rol ve son süreçte kürt meselesinin çözümünde nerdeyse canı pahasına aldığı insiyatif epey ciddi gözüküyor. çandar da burada erdoğan'a atfedilen "siyasi kariyeri pahasına" imajını özal'ın bedelini canıyla ödediği bir anlatıyla itibarsızlaştırıyor. zehirlen iddialarını ciddiye almayıp tıbbi nedenlerle ölüm tezine yaslanması enteresan.

çandar'ın ırak savaşı sürecinde aldığı savaş taraftarı tavra dair anlattıkları da ilginç. anlaşılıyor ki çandar, amerika'nın ırak'a getireceği özgürlüğü kürt hareketi ekseninde, daha doğrusu güney lehinde olumlu bulduğu için destekliyor. bu şekilde güney'le yarım kalan projeyi tamamlama derdinde gibi. wolfovitz güzellemesi ise epey fantastik. ki kitapta sık sık ilişkide olduğu aktörlere dair benzer güzellemelerle bir meşrulaştırma çabası var. bu da siyasi savunma yaklaşımıyla örtüşmekte.

nihai olarak açılım sürecine dair tahminimden az malumat var kitapta. çandar'ın müdahiliyeti epey sonra 2010'da TESEV raporuna girişmesiyle başlıyor. raporun bitişi ve yayımlanışı ise 12 haziran seçimlerinden 2 hafta sonra, silvan baskınından 2 hafta önce. bu kritik zamanlama kaderini de tayin ediyor zaten. görünen o ki çandar'ın erdoğan önderliğine pek itimadı yok. çeşitli istişarelerde vurguladığı talepler epey net, çandar ısrarla siyasal çözüm, siyasal statü ile sorunun çözüleceğini vurguluyor. dolayısıyla bu işin trt şeşle, seçmeli dersle, taraf gazetesi kafasıyle, mehmet metiner basiretiyle "verdik bitti" yaklaşımıyla çözülemeyeceğini çok net bir şekilde belirtiyor. biraz da hikayenin düğümlendiği yer burası olsa gerek.

bir de devlet aklı var. AKP'nin çözüme dair ciddi adımlar attığı ortada. onun için silvan baskını veya habur gibi süreçlerin, ki habur'a dair karayılanın açıklamaları enteresan, bu ciddiyetten vazgeçirmesi çok mümkün değil. "başbakan çok adım attı, ama hayalkırıklığına uğradı, kalbi kırıldı" yaklaşımının altı epey boş. daha ziyade anladığım şu bizzat erdoğan'ın kendisinin de bu işe "her ne pahasına olursa olsun" inanmadığı. onun için ağzından bir defa alsın ne BDP'yi ne PKK'yi ne de öcalan'ı muhatap olarak kabul eden, özne olarak gören bir kelime çıkmadı. nihayetinde süreci dinamitleyen de bir şekilde bu. BDP'nin de kendi yerine öcalan'ı muhatap olarak dayatması da yine bu siyasal/kültürel ayrımıyla alakalı gibi. onun için çandar özal ile erdoğan'ı karşılaştırırken, 2005'teki diyarbakır konuşmasında "kürt sorunu" beyanatında pişman olan erdoğan'a "işte sorun budur, sorunun adını koyamamak, Kürt sorunu diyememek" diyor.


Cengiz Çandar Gündem Müzakere Özel'de ile  imctv

bütün bu büyük resmi, ilişkileri, kahramanları bir yana bırakırsak kitabın kürt meselesine ve benim kişisel siyasetime dair en çarpıcı tespitlerinden bir tanesi, çandar'ın TESEV raporunu hazırlayışı sürecinde edindiğini belirttiği şu kanaati; "Türkiye'nin Kürt halkını yakından tanımaya gayret eden bir kişi, PKK'nin bir örgüt olmaktan öteye, Kürtlerin bir "ruh hali" olduğunu bilir. Bu "Kürt ruh hali" olarak PKK, örgüt olarak PKK'den çok daha önemlidir ve "Kürt isyanı"nın itici gücünü de o "ruh hali" sağlamaktadır."

çandar da kitap boyunca onu mezopotamya ekspresi'ne bindirip ordan oraya sürükleyen iştiyakın biraz bu ruh halini paylaşmasına dair olduğunu anlatmaya çabalıyor. benim de çandar'a tüm sorunlu kişiliğine ve davutoğlu kadar "bu işleri biz çözdük" egosuna rağmen duymaya başladığım sempatinin sebebi bu. TESEV raporunu çalışırken de dinlediği tonla istihbarata karşın sorunu getirip siyasi olana, daha da önemlisi siyasi olanı belirleyen "ruh hali"ne bağlaması şu hayatta derdini güttüğümüz, çilesini çektiğimiz siyasanın zeminine dair çok önemli bir iddia. yabi bizi harekete geçiren şeyin tuttuğumuz, güttüğümüz hesap değil sorduğumuz ve vereceğimiz hesab oluşu. buluştuğumuz yer işte burasıdır...

Read more

23 Eylül 2012 Pazar

uzun bir sonbaharın ardından: mukaddime

geçen sene bu zamanlardı. bosna'daydım. sonbaharın habercisiydi. hisar'da, talebelik hayatında, süregiden tempomda. hakikaten de öyle oldu. uzun bir fade-out dönemi yaşadım. genel olarak kasvetsiz ve huzurluydu. döndükten sonra da aşağı-yukarı bu haleti ruhiye sürdü. hatta bir kavle nazaran bu durum dönemeyişime dalalet imiş.

şimdi mevsimlerden güz, ışa dönmede. artık, muhasebe vakti. bizim icin hissiyatla, teessürle, tefekkürle dolu, ziyadesiyle kırılgan bir fasıl olacagğa benziyor. çok şey yaptık, bir o kadarını da yapamadık. şahitliklerimiz ve şehadet edemediklerimizle, ses yükselttiklerimiz ve ses çıkaramadıklarımızla, ayagğa kalktıklarımızla ve yere kapaklandıklarımızla bir sürü şey, an.

lisedeyken, dünyanın, memleketin pek de oöyle ufakken, çocukken anladığımız bildiğimiz türden bir müslümanlıkla, islamla, dincilikle dönmeyeceğini fark ettiydim. bu fark'ın yarası derindir. başka bir yol, yordam macerası, başkalıklar arayışı bizi uzun, ince, garib bir yola soktu. hisar bu yarayı derinleştirmekle kalmadı, genişletti de. mikroda boğaziçililerle, makroda akp tecrübesiyle geldigimiz nokta, aman beyni yakmayalim, motoru patlatmayalim tedbiriyle neyi kurtarabildiysek o, neyden kaçabildiysek orasından müteşekkil bir hikaye. garip gelişimiz, garib gidişimize de şahit. ama ögrendik, öğrenmeyi de.

işte liseliyken felan, haksözcüler habire şahitlik derdi. hatta başörtüsü yasağınınn iyi bir görselleştirme denemesi olan fotograf albümlerinin ismi de odur. gri bulutların altında, yumrukları havada, kara pardesülü, örtülerini göğüslerinin üzerine salmış ablaların taşıdığı beyaz pankartın üzerinde 'zulme karşı direneceğiz' yazıyordu. bu epik sahne neden peki? haksözcü abiler çabuk unuttular, çabuk gündemden çıkardılar, yahut yeniden üretim mekanizmalarını inşa etmede, kendilerine hatırlatacak sebepler yaratmada başarısız oldular. bizim de öğrendiğimiz bu oldu; direnmek için hatırlamak gerekir. hafiza hesaba dairdir. hafızan yoksa hesap veremezsin, hesap da soramazsın. işte ondan bu çetele tutuldu, notlar düşüldü. şahitlikten anladığımız budur. mukavemet için muhafaza; muhasebe icin hafıza.

işbu metin, bu muhasebe devresinin mukaddimesidir. hesap vereceğiz, hesap soracağız.

Read more

21 Eylül 2012 Cuma

hatırlayacak birileri; hatırlatacak

deniz'e, alperen'e, dostlara ...

-genco gelir gelmez, hatta daha 
  gelmezden önce aradı,
   "abi  'araf'a gidiyor muyuz?" 
     biraz hemşericilik, biraz sanatseverlik 
       ve çokça da dinmez bir merak ve iştiyakla...-



deniz'le gitmezden evvel konusuyorduk, 'nasil bir ahlak?' diye. benim buna dair büyük cümlelerim olmadı, bir soykütüğüm. ama iyi kötü nerede hata yapıp, nasıl yanlıştan dönülebileceğine dair bir tecrübe var. mesela bi yönetmen kötü bi film yaparsa, kim onu uyarır, kim ona bu olmamış der, çeki düzen verir? o mekanizma, insanı dürtüp kendine getirecek, sapaktan patikaya döndürecek şey nedir? münkerden nehy, marufa emr kılacak.

lisedeyken iyi film seyrederdim. ama genelde yalnız giderdim. pek de sosyal bir genç değildim. kemal'le zeyd'den bir de birkaç arka sıralıdan başa okulda pek de tanıdığım yoktu. olanları da ikna ve organize edecek, tutup abidik gubidik festival filmlerine sürükleyecek medeni cesaretim. istisnalar haricinde sinema salonları kendi başıma kaldığım yerler oldu yani. ama arkadaşlarım da oldu. benimle beraber giden, gelen, festival listeleri dolduran. "abi hangi filme bilet alcaz" diye sıkıştıran, tarihleri hatırlatan.

üniversite temposu, lisede hayal ettiğimin çok gerisinde bir sonuç yarattı. festival gündeminden, film seyretme meşgalesinden giderek koptum. film seyretme, filmleri gündeme almak rutinimin dışına çıktı. yaptığımız filmlerle şuraya buraya gitmese, nerdeyse sinema görmeyeceğim. peki bu benim için bu film seyretmenin, sinemaya gitmenin, bu "ibadet"in sonu mu?

cevap hayır, zira dostlar var. bize hatırlatanlar, "hadi abi" diyenler, "neredesin?" diye sitemde olanlar. olmadı arayan soran, gelip kapıyı tıklayan, tutup yataktan çıkaranlar var. tabloyu dramatiğinden çizdik, gündeliğine de bakabiliriz. kokusuyla, tadıyla, sesiyle, imgesiyle, fikriyatıyla bize "hatırlatanlar" var.

insan unutur. her zaman hatırlamaz. birinin, birşeyin, biryerin hatırlatması gerekir, en azından çağrıştırması. kendi kendimize ayakta kalmamiız, kendi başımıza kıyama durmamıza imkan yok, saflaşmak lazıım. selam verirken sağ omuzdan sol omuza, fısıldadığımız, hatırlatır

benim bildiğim, gördüğüm bu hafızadır. hafıza da hatırlanır, hatırlatılır. insanın da kılavuzu ona hatırlatacak olandır. dolayısıyla ahlaktan kopmamak, istikametten şaşmak, adaleti elden bırakmamak da bu hafızayı ve hatırayı örgütlemekle mümkün. hatırlatan dostlarla, hafızayı dirilten momentlerle mümkün.

ahlaklı ve adil olmanın ön koşulu hafıza, hafıza içinse hatırlamayı örgütlemek şart.

Read more