sanat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sanat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Ekim 2013 Pazar

Is the museum a Battlefield?

Hito Steyerl'in documentarist'te 1998'de Van'ın Çatak kırsalında çatışmada sağ yakalandıktan sonra infaz edilen eski RAF militanı ve yeni PKK gerillası Ronahi kod adlı Andrea Wolf hakkındaki epey kişisel ve orjinal belgeseli November ile tanımıştım. Filmin sonunda Çayhane'de severek seyrettiğimi Costa Gavras'ın meşhur Büyük Kuşatma filminin finaliyle ilgili ilginç de bir fragman vardı, eski bir RAF militanı tarafından anlatılan. Kurmaca ile gerçekliğe dair fantastik bir kesitti.

Bienalde Hito'nun videosunu gördüğümde önce içimden ne diyo bu kadın, bıkbık piyasa sanat eleştirisi mi yine diye geçirdim içimden, Koç'lu bienalde ne laf etçek ki sinizmiyle. Videonun başına oturduğumdaysa fark ettim ki hayatımın en efsane sanat metni ve işiyle karşı karşıyayım. Hito 2012'de Çatak'ta bulunan toplu mezarda, çatışma alanında bulduğu bir mermi kovanında yola çıkarak sanat ve sermaye ilişkisini, kapitalizmin farklı aygıtları arasındaki inanılmaz ağı ve doğrusal değil döngüsel yörüngeleri inanılmaz bir dille ifşa ediyor.

32 dakika boyunca beni yerime çivileyen bu metni buraya alıntılamasam olmazdı. Vakit ayırın, izleyin ve izlettirin. Tek kelimeyle muhteşem.

Is the Museum a Battlefield from Museum Battlefield on Vimeo.

Hito'nun Andrea Wolf hakkındaki filmi November (2004)'ten bir parça...

November - Trailer from maru on Vimeo.
Read more

4 Haziran 2013 Salı

21 Mayıs 2013 Salı

14 Mayıs 2013 Salı

iki parça

lise hazırlıktaydık. hasekide hayat vakfının çatısında ilk sigaralarımızı içerken, kemal cep telefonundan bunu çalardı. annemin radyoda çaldırdıklarından sonra ilk dinlediğim ahmet kaya parçalarından biridir. kemal'in pötürgeli olduğunu, kürtlüğünü de o zamanlar idrak ettiydim. pek çok şeyin başlangıcı olan "sabırsızlık zamanı"mıza gelsin


bu parçayı bosnada keşfettim. ağır melankolinin içinde, geçip giden 10 seneye dair hissiyatımı en çok bu yansıtıyordu o zaman. ne işkence gördüm, ne kardeşim öldürüldü. yine "de" ağır şeyler yaşadık, kötü haller geldi. pek de kaldırabildiğimiz söylenemez. Kemal çekip gitmişken şimdi, "şehirlere bombalar yağarken" bu de benim ince bir sitemim olsun, geçip gidenlere...



Read more

9 Mart 2013 Cumartesi

Babamın Cesetleri

Babamın Cesetleri from KREK on Vimeo.


Tiyatro orucumuzda iftar vakti.

Berkun Oya'nın Türkiye tiyatrosunun bir tür Haneke'si olduğu düşünmeye başladım. Her oyununda aile, sınıf, insan meselesini tasfiye eden, masumiyeti yok eden, suçumuzu yüzümüze vuran bir adam. Bu cihetiyle de kıymeti büyük. Cesur ve dürüst.

Babamın Cesetleri'nin hikayesi savaş fotoğrafçısı baba, yönetmen olmaya çalışan abi, makina mümessili erkek kardeş, mutsuz karısı ve zorlu bir anneden ibaret. 

Yönetmenlik sancıları, bir filimi çekememiş olmak dramı haliyle bize koydu biraz. Makinacı kardeşin mülkiyet fantezileri, sahip olmak isteyip de gıpta ettikleri bu tabloyu dengeliyor. Bu adamların mutsuzlukları, cinsel ilişkileri ise ortak sayılır.

Savaş fotoğrafçılığı anlatısı başarılı. Şerif Erol'un tiradı efsane. Berkun Oya iyi bir diyalog yazarı olduğu kadar monolog sanatkarı da. Savaş fotoğrafçılığıyla son yirmi yılın tüm ahlak, insanlık ve görsellik tartışmalarını da bir çırpıda tasfiyesi etkileyiciydi.

Defne Kayalar'ın orta sınıf mutsuz ev kadını performansı dev. O donuk, obsesif, çaresiz ve düzenbaz hali çok iyi. İlişki arayışları, "benim çocuğum", flörtler Oya'nın iyi derlediği fragmanlar. Tüm bunları da muhafazakar ahlakçılığa bulaşmadan, dengeli ve adil bir çerçeveye oturtabilmesi başarı.

Bence oyunun en iyi tarafı, ha bu doğru, bunlar da kötü kolaycılığına bir an bile savrulmaması. Sırasıyla tüm karakterlerle birer birez özdeşleşip tiksiniyoruz. Her "öyle"nin bir de "ama böyle"si var. Bu bütüncül görelilik başarılı bir ahlaki episteme bana kalırsa. 

Oyunun nihayette bağlandığı, gitme ve kalma halleri, tanıklığın bedeli meselesi çok iyi. Epey boyutlu ve derinlikli bir tartışma ve buradan aileye bağlanmak zekice. Total olarak ahlak anlatılarının sığlığını derin sularda çok güzel boğuyor. Tuttum.

Babamın Cesetlerini en çok yeni Türkiye'nin muhafazakar insanları, küçük mahallelerinde dincilik oynayan gençler, kafaya sıkmak üzere olan orta sınıf ebeveynler seyretmeli. İbretlik bir çalışma.
Read more

29 Ocak 2013 Salı

Karşılaşmalar

"Karşılaşmalar", bgst 2013 from bgst - tiyatro boğaziçi on Vimeo.

baştan ikaz etmekte fayda var. tiyatro bilgim yok, seyrim de mahdut. liseden beri girdiğim orucu geçen sene KREK vesilesiyle bozmuş, arada kaza kabilinde bir iki girişimden de ağzımda bozuk bir tatla ayrılmış idim. bu oyuna alakam da büo ve bgst prodüksiyonlarıan ilgimden değil, Müslümanlara ve İslamlıklara dair temsillere safiyane hasretimden kaynaklı bir tavırdı. festival kataloglarında adına rastladığım ortadoğulu yönetmenlere "ha bu da bizdendir" diye iştiyakla yaklaşmam gibi birşey yani. bu hüsn-ü niyetimin hikayesi de aşağıda.

"Karşılaşmalar" bir tarihyazımı denemesi. memleketin son senelik ahvaline, aktörlerine dair bir resim. eski ve yeni cumhuriyetlere dair bir perspektif. fena sayılmayacak bir senaryo, yetersiz bir sahneleme, vasatı aşmayan oyunculuklar ve kötü kareografilerden mürekkep bir oyun. bgst, kültürel çoğulculuğa iman etmiş, mevcut kadro ve birikimiyle buradan yürümüş, iyi de çalışmış ve üretken davranmış bir ekip olarak kendi vasatında bir iş çıkarmış. ne var ki eski muktesebat ve müfredatıyla bu projenin altından kalkması güç. yani helva yenmiyor. kardeş türküler türkülerine eskisi kadar heyecanla kulak veremeyimişiz gibi. kabak tadı veren durumlar var.

alancılar daha evvel bükak'ın "böyle giremezsiniz" adlı başörtüsü belgeseli, büo'nun "okul yolu" adlı müzikali ve bir takım alan çalışmalarıyla Müslümanlara dair mevzularda at koşturmuşlar, hatta Müslüman arkadaşları da örgütlemişlerdi. oyunda da bu tecrübelerden izler görmek mümkün. ne var ki hemen her çalışmalarında büyük bir titizlikle yürüttükleri hazırlık ve saha araştırmasının bu prodüksiyonda yetersiz kaldığı aşikar.

oyun, müslümanların son on senedeki gelişimlerini, pastadan pay almaya dair bir değişim ekseninde irdeliyor. burada alancılardan beklenmeyecek kadar marksizan tezlerin hakim olduğunu söylemek mümkün. oyunda kültürel çoğulculuk, inşaattaki karadenizli işçilerle kürt işçilerin didişmesinden ibaret. iş cinayetler fragmanı da bana epey tuzla sürecini hatırlattı.

yeni zengin ümraniyeli aile (cihan tuğal) karikatür ve şablon imajların yeniden üretiminden ibaret. takkeli tespihli bakkalı çarşambada bile görmedim. mütedeyyin burjuvanın, herhangi bir burjuva ailesinden farkı ne? oyunda bu ayırımlar silikleşirken, komediye yakın sahneleme eğilimleri de hikayeyi iyiden iyiye vulger bir zemine çekiyor.

kareografiler oldukça kötü. alancıların bu folklorla çağdaş dans arasında gidip gelen, ritim temelli figür saplantısından vazgeçmesi fena olmayabilir. dans işi ciddi bir iş ve doğru dürüst bir kareografi olmadan icrasi epey güç. hele hele dans tiyatrosu bambaşka bir iş. araya nakara kabilinde monte ederek icra edilecek bir form değil pek. üstelik buradaki figürler, 28 şubatta üretilmiş ne kadar şablon varsa ordan aparılmış, tahfif edici, rahatsız edici resimlere dayanıyor. ilkokul çocuklarının sahte şeyh temalı çakma zikir videoları komik olmaktan çıkalı epey oldu.

atılım inşaatta, rauf beyin şahsında tecessüm eden kemalist projenin çöküşü de oyunda belirsiz. şerafettin yarbayın ifadesiyle bir çürüme mi bu, yoksa proje baştan mı sakat flu duruyor. buradaki iş ilişkileri, darbecilik fantezileri, kültürel kodlar genel olarak bir yere oturuyor. fakat bu tablonun da mevcut klişelerin öteye geçebildiği anlar nadir. piçlik metaforunu ise tam bir yere oturtamadım açıkçası.

oyunda özdeşleşmeye imkan veren tek karakter, sümeyra'nın küçük kızı kübra. hisar semalarından aşina olduğumuz bir tip kübra. mütedeyyin küçük burjuva bir ailenin asi kızı, kendisine sunulan hayatı beğenmeyen ve reddeden alternatif arayışlara giren, ama ablası müberranın acı eleştirilerinde olduğu gibi henüz gemileri de yakmamış, onunla hesaplaşamamış bir kadın kübra. yine de hakikati söylediği anlar, oyunun tek tip şablonlarını kırmaya dair imkanlar yaratabiliyor. keza kimi momentler de halanın da vurguları, geleneğin, muhafazakarlığın da taşıdığı potansiyeller açısından önemli kodlar taşımakta.

"karşılaşmalar" yeni Türkiye'de dair bir tablo çiziyor. bu tablo bizi kesmez, bu resim hakikate karşılık gelmez. bununla beraber bu tasvirde epey malzeme de var. ne var ki Müslümanlar kendi hikayelerini anlatmaya, kendi sorunlarını dürüstçe tartışmaya, eleştiri aygıtını işletmeye başlamadıkları sürece, derinliksiz, şablon karakterlerle temsilin ötesine geçmeleri mümkün değil. 
Read more

1 Aralık 2012 Cumartesi

tasarım bienali

iksv tasarıma da el attığında heyecanlandıydım. iki yıl boyunca birsürü toplantı ve etkinlik yapıldı, starlar getirildi, hazırlık çalıştayları düzenlendi. bienal geldi çattı. giderayak bileti de yakmadan nihayet görebildik. tabii sadece adhokrasi ve musibet sergilerini, şehrin binbir yanına dağılmış etkinlikleri takip etmek biraz zor. sergilerden edindiğim intiba üzeribe üçbeş kelam edeyim, bu da cumartesi hatıramız olsun.

musibet sergisi, ağırlıkla kentsel dönüşüm ve müdahaleler ekseninde kurgulanmış bir sergi. tasarımın şehir planlaması boyutunu ele almış ve katılım mekanizmalarını sorgulamış. bence mesele tasarımı tartışmak için epey alengirli, tarihsiz bir yerden konuşabilecek bir mevzu da değil, ki sergi böyle. janjanlı, hit işler var. neoliberalizm-akp ilişkisini mahyaya indirgeyen süper devyolcu kafalarda zekilikler, sulukule ağıtları, çirkin kent edebiyatı, hafriyat manzaraları var. fakat hiçbiri niye halkımın kasımpaşasında değil, niye benim milletim güle oynaya TOKİye koşuyor bakmıyor. yani tasarımın, müşterisi, muhatabi, talibi kim? cevap yok.

nihayetinde bence tasarım adına çok başarılı bi bienal değil. biraz daha fantastik, ufuk açıcı işler bekliyorduk. nihayetinde iksv tmmob değil, bu kadar toplumculuk oynamanın alemi yok. deniz palasa çökerken kentsel dönüşüm yok muydu? ama politik olarak faydalı bir sergi, pragmatik olarak tutarız yani. öte yandan kentsel dönüşüm alanındaki muhalefetsizliğin, tasarım ve mimari cephesindeki ufuksuzluğunu da bir kere gördük içimiz açıldı, cansevere rahmet okuduk. yan etkinliklerde de çok fantastik şeyler görmedik. paçavradan ayakkabı tasarlamak, yemek sergisi falan gibi goygoy işler bir de dönem ödevi tadında okul projeleri. hülasa bienalin daha alması gereken çok yol var. bakalım kusurluluk'tan kusursuzluğa yürüyebilecekler mi?

adhokrasi sergisi biraz iç açıcı. ağırlıklı olarak katılımcı tasarım, açık kaynaklı tasarım çözümleri, başka/daha iyi bir dünya için tasarımlar ekseninde, insanda güzel işler yapma hissiyatı yaratan bir sergi. işlerin bir kısmı epey eski, biraz katalogdan derlenmiş, haliyle siviltoplumcu leş şeyler de var. avusturyanın bi köyünde gençler açık havada bi yemek yapmışlar, ihtiyarlardan da tarif toplamışlar, olmuş memory/place. gelin bizim iftarlara da gathering görün dedim. bununla beraber güzel işler de vardı. buraya not düşelim. arkadaş bir de herkez 3D printera inanmış. tamam internet çıktı bilgi demokratikleşti de allahın CNC printerıynan materyal de erişilebilir olur mu? printera nutella koymuşlar vay efendim işte sokak satıcısı da böylece entegre olabilirmiş de falan filan. la printerla arnavut ciğeri, adana urfa da mı basacaksınız, şaka yapmayın olum? sora ordan bastığın taş çatlasa polikarbon, ne inşa etçen ki onlar? demir çelik yontar mı bu alet? nihayetinde CNC mantığı, güya üretim fabrikadan çıkacak, de-industrializatoin da gaza gelmeyin, twitter mı bu? bi de enzo mari'nin erişilebilir mobilya rehberi ile johan van lengen'in brezilyalı yoksullar için ucuz, verimli, sürdürülebilir yapı teknikleri manueli hoşuma gitti. ümmeti için ilim eden alimi severim, örnek alın la İSARcı, İLEMci, Boğaziçili serseriler.

recetas urbanas: ispanyol mimar abimiz santiago cirugeda'yı bant'ın bir sayısında keşfettiydim. bendeki mimarlık sevdasını depreştiren bir üstaddır, okuyanlara da hep anlatırım. eleman sevilla'da kentsel peyzaj yasasından yararlanıp tadilat bahanesiyle binaların cephesine iskele konduruyor, sonra da cepheye asılı, ama tabanı boşlukta, dolayısıyla arazi mülkiyeti olmayan havakondular yapıyor. fantastik barınma çözümleri, gerilla mimari. epey ilhamverici, güzel bir abi. amel defteri kapanmaz.
Sufi Plug Ins: elemanın biri, ProTools'a kültürel çoğulcu/postkolonyal perspektiften yaklaşmış. bizim medeniyetimizin kadim tınıları bu avrupamerkezci müzik tasarımında yer bulamıyo da plug in çakmış. iyi bi eleştiri, somut dertler. fikrini sevdim. kemal kardeşime adadım.
LesUx: bunlar neşeli dayılar. biraz kendilerini gizciliğe, andırgıranda, davinsi şifresine vermişler. kafalar da entel. parisin yeraltı dehlizlerinde, gizli geçitlerinde, saat kulesinde, tarihi kamu binalarında entellik peşindeler. korsan galeriler, sinema salonu, hatta restorasyona varan performanslar. bizde bu ahırkapı surlarında çilingir sofrası şeklinde cereyan ediyo ama tabi şarapçı abilerimiz bienal performansı olmuyor. yine de pampaların böyle gizli çete kafası, kamusal müdahale kaygıları hoş. saat restorasyonundan ceza davasının da kafasını aldım.
Read more